Çevrimiçi Karma Sergi 
               19 Mart-20 Nisan 2021

              
                                 
                             
00000069_neqsz6mtezo7m_t160x160.jpeg

 

Sunuş

2013 yılında Resim Bölümüne öğrenci alımıyla eğitim hayatına başlayan Fakültemiz, bugün sanat ve tasarım alanlarında açılan farklı bölümleri ve lisans üstü eğitim programlarıyla her yıl bir çok mezun vermektedir. Sanat eğitiminde yaratıcı, eleştirel, özgün ve evrensel değerleri önceleyen bir anlayışı kendisine ilke edinen akademik kadromuz, sanat alnında kullanılan yeni teknolojilere hakim, çağdaş ve yenilikçi bir donanıma sahip bireyler yetiştirmeyi kendisine hedef edinmiştir.

Fakültemiz bünyesinde, öğretim elemanlarımızın katılımıyla gerçekleştirilen Karma-1 sergisi, pandeminin başlaması ile uluslararası düzeyde yaşanan bu sıra dışı günlerde  her türlü doğrudan fiziksel etkileşimin, sosyal hareketliliğin, paylaşımın, üretimin kısıtlı hale geldiği bu koşullarda sanatın görünürlüğüne daha çok ihtiyaç duyduğumuzun altını çizmektedir. Tarihsel olarak da baktığımızda sanatın antik çağlardan bugüne her zaman bir araya getirici ve iyileştirici bir gücü olduğunu ve toplumsal anlamda yaşanan en zor koşullarda bile pes etmediğini bilmekteyiz. Bu nedenle böylesi zor bir süreçte ortaya konan bu türden sanatsal üretimlerin çok daha kıymetli ve ehemmiyetli olduğunu hatırlatmak gerekir.

Fakültemizin öğretim elemanlarının sanat ve tasarım alanlarından çalışmalarıyla bir araya geldiği bu ve bunun gibi sergiler sahip olduğumuz tarihsel ve kültürel altyapıyı, güncel gelişmeler çerçevesinde estetik bir anlayışla görünür kılmaya vesile olması bakımından da son derece önemlidir.  

 

Prof. Dr. Zülküf KARA

Mardin Artuklu Üniversitesi

Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı

Sanatın Doğası ile Karşılaşmak

Yaşadığımız bu olağanüstü salgın günlerinde gündelik hayatlarımızda olduğu gibi sanatın deneyimlenme biçiminde de değişikliklere tanıklık etmekteyiz. Karantina günlerinde sanat ile karşılaşmanın yollarından biri de dijital ortamlar. Kısa sürede geçmesini umduğumuz bu sıkıntılı sürecin sonunda sanatın bu deneyimlenme biçiminin kısmen kalıcı olup olmayacağını zaman gösterecek. Fakat sanat deneyiminin, (özellikle plastik sanatlar deneyiminin) ontolojik olarak dijital olana sığıp sığamayacağı sorusunu elzem bir şekilde sormamız gerekmektedir.

00061584_njjkcj76wbzr6_t160x160.png

Dr. Öğr. Üyesi RAHMAN IŞIK SARIALİOĞLU  

 Mardin Artuklu Üniversitesi        

Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölüm Başkanı

Karma -1 

 

Resim yapan bir insan olduğum için bu soruya resim sanatı üzerinden cevap vermeye çalışacağım. Çoğumuzun bildiği tarihsel bir süreç vardır; Resim sanatının doğayı taklit etmekle görevlendirildiği, mimesis olgusuyla geçen uzun yılların ardından gelen, “yapıtın kendini gösterdiği” bir dönemdir bu. (Elbette mimesis kavramı basit anlamda doğanın maddi gerçekliğinin yansıtılması değildir fakat bu konu başka bir yazının konusu olabilecek kadar derin bir konudur.) Carole Talon-Hugon, Manet ile başlayan Modernizm sürecinde resmi “iki boyutlu maddi gerçeklik” olarak tanımlıyor. Foucault’nun da belirttiği gibi Manet, resimsel temsilin teknik ve tarzlarını değiştirerek bütün 20. yy. resmini ve çağdaş resmi değiştirmiştir. Bataille’e göre de; Manet, yapıtı bütün geleneksel anlamlarından, konularından sıyırarak görünen bir varlığa indirger. Bir anlamda Modernizmle birlikte, bütün konuların ötesinde kendi hakikatini varlığında taşıyan “kendinde bir gerçekliğe” dönüşür sanat yapıtı. İçerik ile form yapıtın kendisidir ve bütün öteki anlamlar yapıtın gerçekliği-maddi varlığı neyse odur. İçerik ve form bir bütündür.  

 

Modernizmle birlikte form içeriğin bir aracı değildir artık. Foucaut, Rönesans’tan beri Batı Sanatının “göz boyama” üzerine kurulu olduğunu, bir anlamda “resmin iki boyutlu mekanını” inkâr ettiğini dile getirir. Elbette formun içeriğin bir aracı gibi algılandığı Rönesans resminde de biçimin maddeselliği son derece önemliydi. Fakat boyanın ya da malzemenin maddeselliği; temsili bir mekân yaratabildiği ölçüde, yanılsamaya dönüştüğü anda maddeselliğini kazanıyordu. Bir anlamda, yanılsama olduğu oranda gerçekle ilişkiliydi. Modernizm; temsili, seyirlik bir uzam yerine resmin iki boyutlu mekanıyla insanları karşılaştırmıştır. Öyle ki Manet; resmini, izleyicinin çevresinde istediği gibi yer değiştirebileceğini düşünerek kurgular. Bu anlayış izleyiciyi resim karşısında öngörülen sabit bir noktaya yerleştiren geleneksel bakış açısına karşı resmin kendi çoğul perspektiflerini yarattığını söyler bize. Ali Artun’un da dediği gibi bu süreçten sonra “resim resimdir, resmedilen değil.” Resmedilenin de ötesinde sanat varlığının kendisi artık izlenendir. Resim iki boyutlu, maddi gerçekliği olan, yaşayan bir canlıdır. Kendinde bir şey gibidir. Konunun ve anlamın belirleyiciliğinden sıyrılmış özerk bir varlıktır. Bir anlamda insanın kendisiyle ilişki kurduğu kadar insanla da kendi gerçekliği üzerinden ilişki kuran maddi varlıktır. Bu iletişimin dili onun maddeselliği yani kendi doğasıdır.

 

Foucault’nun altını çizdiği, Manet ile başladığını iddia ettiği şey; resim sanatının kendisi neyse o olduğudur. Bu da bizlere temsilden çok yapıtın kendi doğasını yarattığını, özerk bir kişiliğe büründüğünü düşündürmekte. Bütün bu Modernizm girizgahı sanat yapıtının kendinde bir doğasının olduğunu hatırlatmak içindi. Elbette Modern Sanatın doğası son derece radikaldir. Fakat sanatın maddesel doğasını sadece Modernizme indirgemeyip, mağara dönemi sanatından başlayarak bütün dünya sanatı için söyleyebilmemiz de gayet mümkün görünüyor. İster kendinden bağımsız bir hakikati işaret etsin, ister üç boyutlu bir gerçekliğin temsili olsun, isterse de özerk bir varlık olsun plastik sanatların dili; maddeselleşen imge oranında açığa çıkar. Bu bağlamda insanlık tarihi boyunca bütün sanatlar kendi imgelerini ve kendi doğalarını yaratmışlar denilebilir. Bizim sorduğumuz soru ise bu doğayı (maddi gerçekliği) dijital ortamda deneyimlemenin mümkün olup olmadığıdır. Bu sorunun net cevabını vermektense okuyanın zihninde bir soru işareti bırakmanın düşünsel açıdan çok daha verimli olacağını düşünmekteyim.

 

Modernizmle başlayan sanatın kendine özgü doğasının farklı biçimlerde tüm dünya sanatı için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin mağara döneminde yapılmış bir resmin dijital kopyasının o imgenin kendisi olduğunu söyleyemeyiz. O görüntü olsa olsa o imgeyle ilişkili olandır, o imgenin kendisi değil! Çünkü imgenin üzerine çizildiği kayanın ya da duvarın maddeselliği -ki bu maddesellik bilinemeyenle, maddi olanın ardındakiyle de ilişkili bir maddeselliktir- imgeyle ontolojik olarak ilişkilidir. İmge mağaranın karanlığının yarattığı her türlü varoluş deneyimiyle birlikte karşılaşılmak için oradadır. Kısacası bir mağara resminin çoğaltılmış dijital baskısı “eksik bir doğanın” deneyimlenmesidir. Bu örneği farklı biçimlerde tüm sanat imgeleri için de çoğaltabiliriz. Ezcümle; seyretmek ile karşılaşmak çok farklı varoluş deneyimleridir. Çünkü karşılaştığımız varlık sadece izlenen değil aynı zamanda bizi izleyendir!