Ayhan AKİKOL

Kaya(taş) ve doğum imgelemi:

1) Taşı yol kenarında buldum. Dokusu biraz kireç, biraz da tortu kayaçlara benziyor. Kokusu soğukta evlerde oluşan hafif rutubet kokusuna benziyor. Bu taş için  yapabileceğim en net yorum,"doğum”dur. Gövdesindeki küçük taş bana doğum anını anımsattı. Yaklaşık bir-iki gün bu konu üzerinde düşündüm. Taşın organik bir madde olarak milyarlarca yıllık tarihsel oluşumunu düşündüğümüzde  ve   evrenin oluşumunu... Bu sürecin de bir tür doğumu yansıttığını söylemek mümkün.

'Doğum' kelimesini  bir yavru doğurmaktan öte bir kavram olarak değerlendirdiğimizde sadece bir yavru değil bir ağaç, bir ağaç gövdesinden yapılmış bir sandalye, taş vb. şeyler yaratıldığı sürece yeni bir yaratım gerçekleşmiş oluyor ve yeni bir obje var olmaya başlıyor. Evrende var olan canlı varlıkların sürekli bir yaratım ve doğum gerçekleştirdiklerini söyleyebiliriz. Böylelikle bahsettiğimiz organik maddenin de (taşın) "doğum"'la çokça bağdaştığını söyleyebiliriz.

2) Bu kavramı bir tür storyboard tekniğiyle daha iyi betimleyeceğimi düşündüm. Sunduğum storyboardda dört küçük kutucuk içerisinde boş bir galaksi ve seçtiğim taşın en küçük parçalara ayrıldığını canlandırdım. Bulduğum taş üzerinden gerçekleştirdiğim bu eskizle "doğum" kavramını ilk akla gelen anlamından daha öteye taşıyarak, evrenin oluşumunun bilinen başlama noktası, yani büyük patlama ile canlandırarak bu organik, sıradan nesne üzerine daha fazlasını düşünmenin yolunu açmayı amaçladım.

1

3

2

4

BARAN  AYKUTBAY

                             

 

  Bellek çemberinde taş ile diyalog:

1. Aşama keşif:  ‘Taş Çalışması’ ile ilgili yapılan ilk eylem doğaya çıkıp daha önce bir iş makinasıyla parçalanmış taşların olduğu bölgeden bir taş bulup onu almak oldu. Akşam’a doğru saat 6 civarında bölgeye giderken ineklerini otlatmaya götürmüş bir vatandaş ile temas kuruldu ve kısa bir sohbetten sonra taş alınacak bölgeye ilerleyip oraya vardığında ordan herhangi bir taş alınıp montun sol cebine koyuldu. Bölgenin birkaç fotoğrafı çekildikten sonra ilerlerken küçük ilginç bir taş daha alındı. Son olarak bölgeden uzaklaşmaya çalışırken yerde diğer alınan taşlardan daha ilginç bir taş daha bulundu ve hemen alınıp incelendikten sonra montun iç kısmındaki cebe koyup dönüldü. İnternette taş ile ilgili yapılan araştırmalar sonucunda bulunan taş’ın cinsi ve özellikleri ile ilgili net bir bilgi olmasa da genel olarak kuvars ailesinden veya sitrin olabilme olasılığının daha yüksek olduğu görüşüne varıldı. Kuvars nedir? Bilgisine ise Vikipedia’da Silisyum ve oksijen atomlarından oluşan sert kristalli bir mineral olduğu şeklinde açıklanmıştır.

2. Aşama tanımlama: Bulunan taşın biçim ve form özellikleri göz önünde bulundurularak sanatsal araçlar ile çeşitli açılardan imgeleri alınmıştır. Ve bu aşamada: nesne ile çeşitli diyaloglar kurulmuş, örneğin ‘taş’ın üzerindeki çizgilerin sağa veya sola doğru olan yönleri ve bazen çizgilerin bir yerde kopup yok olması gibi. Taş ile dolaysız bir ilişki kurulmaya çalışılmış ve ‘taş’ın yeniden üretilmesi ve yeni farklı bir dil ile kendisini tekrar sunması için, çeşitli eskiz pratikleri ile taşın ışığı, gölgesi, orantısı, üzerindeki diyagoneller ve form bütünlüğü gibi etkenler göz önüne alınarak ‘taş’ı bulunan üç boyutlu mekanından tekrar soyutlayarak farklı bir yüzeye ve uzama yerleştirilmeye  çalışılmıştır.

3. Aşama yorum: Taşı kendi bölgesinden ve bulunduğu mekandan kopararak, kendi evime getirişim ile taşın doğasını ve aura’sını değiştirdiğim gibi, ’Taş’a yeni bir nesne ekleyerek ona yeni anlamlar ve çeşitli sorular eşliğinde onu karmaşık ve kolay farkedilebilir ancak hemen kavranılamaz bir objeye dönüştürdüm. Eve getirilen ’Taş’ın üzerine bir miktar kırmızı akrilik boya sürdüm. Yapay ve insan tarafından üretilmiş bir nesne ile tamamen doğal olanın birleşimindeki zıtlık! İlk anda yapaylığın ve belkide alışık olmadığımız ‘kan’ kırmızısının taş ile olan uyumsuzluğu gözümüze çarpıyor. Peki ama neden sarı boya değilde kırmızı boya sürdüm? Yoksa kırmızı renkleri sevdiğim için mi? Bilindiği gibi bu obje yapay bir makina (ekskavatör) tarafından parçalandı ve bunun gibi veya bundan daha büyük binlerce taş var o bölgede ve bu obje insan tarafından kullanılan yapay bir alet ile herhangi bir müdahale sonucu doğal bir nesneyi kendi yerinden kopararak aslında bir ayrım da gerçekleştiriyor. Böyle bir durumla karşılaşıp bu ayrılma ve parçalama olayını kendime nasıl mâl etmeye çalışıyorum? Hepimiz geçmişimizle ve belleğimizle beraber yaşıyor hareket ediyoruz. Geçmiş şu an ve gelecekte sürekli kendisini var eden bir su değirmeninin suyu derinlerden yüzeye doğru ortaya çıkartması gibi. “Hafızayla görürüz” (Hockney&Gaford, 2016, s. 78). Hafıza bizim yaşamımız boyunca deneyimlediğimiz, gördüğümüz, yaşadığımız ve öğrendiğimiz her şeyin içinde biriktiği zamanın ve mekanın olmadığı sınırsız bir dünya olduğunu söyleyebiliriz. Yerden aldığım ‘taş’ zihnimin kıvrımlarında beklemiş olan imgenin uyarılmasına tekrar farklı bir durum ile yüzeye çıkmasına vesile oldu. Gelenekler ve kültürel olguların ve çevrenin etkisine bağlı olarak bazen küçükken sürekli birbirimize taşlar fırlatır ve acımasız bir şekilde çoçuğun o kural tanımaz tavrı ile bunu tekrarlardık.  Küçükken arkadaşlarım tarafından başıma fırlatılan taş ve başımın yarılma olayı ile bu sert maddenin kendi yerinden yarılıp parçalanması ile olan ortak yönü tam da bu parçalanma ve ayrılma durumudur. Baş’ın hassas derisine doğru yoğun bir hızla gelen sert bir cisim ve çarpma anında sadece ufak bir ağrı sonrasında çınlama sesi duyma durumu! cildin ezilip kafatasına basınç uygulaması sonucu oluşan yoğunlaşma süreci içerisinde kan akma hali! Makinenin taş’a uyguladığı basınç! Taş’ın sert bir cisim tarafından parçalanması! Akrilik boya kullanarak ’Taş’a bir miktar kan akıyor görünümü verilmekle onu belleğimdeki imge ile benzer bir görünüme sahip olunması amaçlanmıştır. Böylece izleyicinin hem dil aracılığı ile hemde imge ile olayı daha dolaysız kavraması adına sanatsal bir tavırla ele alınan ‘nesne’ aracılığıyla kendi yaşadığı  ‘parçalanma’ olayları ile ilişkilendirmesi hedeflenmiştir.

Çiğdem ASLANOĞLU

Bazalt mekan:


Bazalt genellikle % 45-53 silika içeren afanitik (ince taneli) magmatik bir kaya olarak tanımlanmaktadır. Yani volkanik bir kaya türüdür. Genellikle görünür mineral tanelerle serpiştirilmiş çok ince taneli veya camsı bir görünüme sahiptir. Gri veya siyah renktedir.  Mafik (demir açısından zengin) minarelerinin diğer demir oksitlere ve hidroksitlere oksitlenmesi nedeniyle hızlıca kahverengi veya pas kırmızısına dönüşmektedir. 
Ülkemizin Güneydoğu Anadolu bölgesi geniş bazalt lavları ile örtülüdür. Diyarbakır Karacadağ'da bazalt yaklaşık 80 metre kalınlığındaki 10000 kmlik bir alanda kuzey güney yönlü bir elips şeklinde yayılma gösterir.  Bazalt akıcı ve bazik lavların soğuma yüzeyine dik olarak beş ve altı kenarlı sütunlar şeklinde katılaşması ile oluşmuştur. Bazalt su emme, paslanma, donma, darbelere ve sürtünmelere karşı çok dayanıklıdır. Lavların hava ile temas eden dış kısımları ve akıntı uçları boşluklu olabilir. Bu durum cüruf görünümü verir. Soğumakta olan lavdan çıkan gaz tanecikleri bu boşlukların oluşumunu sağlar. Taşın iç kısımlarına gidildikçe boşluklar küçülür ve sayıları azalır. Bu tür bazalta gözenekli denir. 


Diyarbakır’a hangi yönden bakılırsa bakılsın bazalt taşının hakim olduğu bir yapıya sahiptir. Bazalt Diyarbakır kent yapısının her aşamasında bir yapı malzemesi olarak kullanılmıştır. Aynı şekilde kentin duygusunu, ruhunu da biçimlendirdiğini söylemek mümkündür.

Devran GÜLEN

Taş ile gündelik olanın hemhal oluşu:

 

Volkanik kökenli kayaç türü olan bu taş, mimari tasarımlarda ve tarihi yapılarda çeşitli amaçlar için yaygın olarak kullanılmaktadır.

Akıcı lavların soğuma yüzeyine sütunlar şeklinde katılaşması ile oluşmuştur. Seladon işlemi ile porselenlerin pişirilmesinden sonra meydana gelen siyah, mavi ve grimsi renkleri,  herhangi bir işlem olmamasına rağmen bazalt taşının bu renkleri yapısındaki küçük kristaller sayesinde barındırır.

 Diyarbakır:

Her yönüyle bazalt taşının hakim olduğu bir yapıya sahip olan Diyarbakır, yöresel bir malzeme olması, ve bolca bulunmasından dolayı yapı malzemesi olarak binlerce yıldır kullanılmıştır. 9000 yıllık geçmişi ile 5,5 km uzunluğa sahip surlar, camiler, hamamlar, hanlar, evler ve medreseler de ana malzeme olarak kullanılmıştır. Gözeneksize göre, gözenekli bazalt taşı nispeten işlenmesi daha kolay (halk dilinde dişi taş) avlu, ve eyvan döşemeleri ile taşıyıcı olmayan ara duvarlarda kullanılmıştır. Halk dilinde erkek taş olarak bilineni ise gözeneksiz ve daha dayanıklıdır, havuz kenarlarında, saçak altlarında kullanılmıştır. Antropomofimizmden uzak, aynı zamanda bütün insani nitelikleri içinde barındıran, ve bu ikilemde değişen gelgitler, yöre halkının kendi elleri ile kültürünü ve yaşama biçimini inşaa ettiği bu taşlar, maddi varlığın ötesinde, bir ruha ve yaratıya dönüşüyor.

 

Dilara TOPRAK

 

Bir kültür nesnesi olarak taş (dibek taşı):

 

Tarihe meyan okuyan ve mermerden yapılan dibek taşının 400 yıllık bir geçmişi olduğu ve zamanında içinde kırmızı biber, bulgur ve buğday gibi besinlerin dövüldüğü söylenmektedir. Yunanlılardan kaldığını bildiğimiz bu mermer dibek taşının 1970'li yıllara kadar kullanıldığı bilinmektedir. Dibek taşı kimi zaman da kuşlar için su içmesi için de kullanılmıştır. Eskiden köylerde yaz aylarının sonunda hasat mevsimi bittikten sonra tarladan halka bereketli tahıllar ambarlara doldurulurdu. Güz mevsiminde, kışlık gıda hazırlıklarının telaşı başlardı. Kırlardaki işlerini bitiren kadınlar, kızlar yeni ve temiz kıyafetleriyle mahallede salamuralık, kurutmalık kışlık erzaklarla uğraşırlardı.Dibek taşı, köy meydanında ortak kullanılan içi oyulmuş sert ve büyükçe bir taştır. Köylüler nöbetleşe buğday, mısır gibi tahılları dibek taşında ağaç tokmaklarla döverek kepeğini ayırırlardı. Boyutu değişkenlik göstermektedir.  

Taşı Diyarbakır'ın bir  köyünde çok eski bir taş evde buldum . Taşın şekli, biçimi ilgimi çektiği için biraz araştırma yaptım. Dibek taşlarının mermerden olduğunu öğrendim. Taşa ilk baktığımda,  merkezindeki oyuk bana bir ayak izini anımsattı. Çok uzun bir zamandır bu taş evde durduğunu düşünüyorum. Zamanla  aşınmış,  eski sağlamlığından kopmuş olsa da halen. oldukça sağlam.

Bu taşı aynı zamanda bazı resimlerde gördüğüm İsa’nın ayaklarının yıkandığı taşla da ilişkilendirdim. 

Gerçekleştirdiğim enstelasyon çalışmamada  ve videoda beyaz bir zemin üzerinde  merkeze yerleştirdiğim taş ve etrafınaki kırık ayna parçaları ile taştaki oyuğa  doldurduğum sıvı kendi gerçekliğini yeniden oluşturan imgelerdirler. Taşın gündelik anlamına müdahale ettiğim bu çalışmada her bir ayna parçası ayrı bir yansılama ile izleyiciye farklı bir gerçekliği, perspektifi sunmaktadır. Her bir parça ve görüntü   kendi içine kapalı birer metafor görevi üstleniyor. Kırık ayna parçalarından biri taşın kendisini yansılamaktadır. Kendinden olan şiirsel bir anlamı yansılayan... Taşın yapısı, ait olduğu dönemin kültürünü, tarihini yansıtıyor. Aynalar izleyiciye taşın gündelik, işlevsel anlamının  dışında anlamlar oluşturuyor. 

 

Taşı tarihsel olarak düşündüğümde, İsa’nın havarilerinin içinde ayaklarının yıkadığı resimlerle ilişkilendirmiştim,  dolayısıyla taşı fotoğraflarken bunun devamı niteliğinde bir kompozisyonla ilerledim. İsa’nın doğumu sonrasında topuk kanı alındıktan sonra ayaklarını yıkayanlar aynaya bakınca kendilerini onun gibi güçlü ve kasvetli görürlermiş. Topuktan alınan kan kaba dökülüyor, daha sonra yıkanınca kutsanıyor. Üç  kırık ayna  parçası üzerine bıraktığım kristal biçimindeki objeleri ise güç ve ihtişamı sergilemek amacı ile ekledim .

 

Doğan ORTAÇ

Taşın hafızası (Ametis (vanadinit):

Ametis... dıştan yaşlı, icten ise genç, diri bir taş.    Kimi zaman, rüzgara ragmen sert kalan taş gibi taş olan. Direnciyle umut veren! Bu özelliğini sadece rengine ve dokusuna  bakarak da anlamamız mümkündür.  

Ametis taşı Persler zamanından bu güne bilinen ve kullanılan bir taştır. Özellikle krallar tarafından kullanılan bir taştır. Krallar kazandıkları zaferleri bu taşın verdiği güçle olduğuna inanılmaktadır.  Bu yüzden Pers kralları ve askeri bu taşı zırhlarının üzerinde de kullanılmıştır. Ametis taşının hafızasında tüm bu yaşanmışlıklara rağmen taşa baktığımız zaman bize 25.000 yıl öncesinde tüm bu yaşananların taşın sonucu olusan taşın hafızasının ihtişamından bahsetmek istiyorum. Sonuçta eskiden kayanın bir parçası olan  ve ufalana ufalana bu seklini ve ihtişamını alıp süreç içerisinde, yani her dönem form değişikliği yaşayarak günümüz güzelliğine kavuşmuştur. Zamanla ufalanarak iç güzelliği ve kendine özgü özellikleri ortaya çıkarak değerlenen bu taş   insanın  eline geçince de tariksel hafızası ile önem kazanmıştır. Hafıza  da süreç içinde oluşur.  Dolayısıyla yaşlılık ya da olgunluk  bu surecin bir göstergesidir; yani yaşanmışlığın, yani anının, hatıranın, hafızanın, birikiminin. Deneyim ve yaşanmışlıklar gecmise bakılarak, geriye dönük olarak anlatılır.

Dicle HARCAN

Bir yanardağ patlamasıyla ortaya çıkan bu taş, küçücük maddelerin birleşmesiyle meydana gelen, insanların hayatlarını devam ettirebilmek için inşa ettikleri yapılarda kullanılarak hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Şekilsiz biçimsiz tek başına hiçbir anlam ifade etmeyen bu amorf taş belki bir binanın temelinde, belki bir yolun yapımında belki de bir kumsalın en güzel köşesinde yerini alabilirdi. Bu biçimsiz, hiçbir anlam ifade etmeyen taşa nasıl baktığımız çok önemlidir. Tıpkı hayat gibi. Karşımıza çıkan ve şans gibi görünen, ancak  bazen bir anlamı bile olmayan şeylerin veya varlıkların onlara bakış açımızla bambaşka anlamlara  kavuşabileceği gibi. Bana bunları düşündüren, hatta yazdıran şeyin yolda yürürken ayağıma takılan bir taş olması ne kadarda garip ama tam da anlatmak istediğim bu işte.  Bu taşa daha detaylı baktığımda renginden dolayı mıdır bilmem ama bana karanlıklar içinde önündekini göremeyen birinin ayağına takılan bir taşla neler başarabileceğini düşündürdü. Peki neler başarabilir? Örneğin küçücük bu taş işlenirse büyük bir sanat eserine dönüşebilir.

Fatma KILINÇ

Taşın ifadesi:

Bu çalışmada incelemek ve araştırmak için yaşadığım yer olan Mardin’e özgü kireç taşını seçtim.

Taş, tarihsel çağlar boyunca insan ile bütünleşen bir malzemedir. İnsan yaşamı, barınmadan korunmaya, duygularını, mesajlarını geleceğe aktarmadan, sonsuz yolculuğunda bedenini emanet etmeye kadar, sağlamlığın, güvenin simgesi olan taş ile iç içedir.

Doğal taşların, kimyasal tortul kayaçlar grubunda yer alan ve yoğunluk ve sertliklerine göre tebeşirden mermere kadar değişen, prehistorik döneme ait deniz yataklarında tabakalaşmış halde bulunan kireçtaşları, çok miktarda fosil ve deniz kabuğu içerirler. Bünyelerinde %90'dan fazla kalsiyum karbonat, az miktarda da magnezyum karbonat bulunur ve bileşiminde yer alan magnezyum karbonat miktarı arttıkça, artışa bağlı olarak sırası ile dolomitik kireçtaşı, kireçli dolomit ve dolomit adını alırlar. Dokularına göre oolitik kireçtaşı, puzolitik kireçtaşı ve görünüşlerine göre de masif, gevşek, gözenekli gibi isimlerle sınıflandırılırlar. Kireçtaşları bileşimine giren yabancı maddelere göre de çeşitli renkler alırlar. Demir oksitle san ve kırmızı renk, mangan oksit, gri ve siyah organik maddeler ile de siyah ve mor renge sahip olurlar. Kireç taşının sertliği 2.5-3, basınç dayanımı <500 cm2/kg, darbe dayanımı ile aşınma taş suyunu verdikten sonra artmaktadır. Suyunu veren Mardin Taşı çok hafiflemektedir. Bol gözenekli olan taşımızın doluluk oranı % 85-90.0 dır. Mardin Taşı’nın CaCO3 miktarı %99.0 dur.

 

Bu taşı Mardin-Kızıltepe’ye bağlı Karaman Köyü’nün mezarlığından aldım. Köyün ve mezarlığın hayatımdaki konumundan dolayı burayı seçtim. Özellikle bu taşı seçmemin sebebi ise üzerindeki oyuklara ve şekline baktığımda aklıma içinde bulunduğu köyü getirmesi oldu. . Karaman, on iki ğurs köyünden biri. Şuan köyde kimse yaşamıyor. Mezarlık, boş köye ve köyün yüksek dağlarına bakıyor. Taş, dedemin mezarının hemen yanı başında duruyordu. Taş, yıllardır köyü ve dağları izliyordu. Mezarlığa gelen türlü insanlara şahit oluyordu. Mezarlığın yukarısında köy okulu var. Eskiden okula giden çocuklar mezarlıktan geçerlermiş. Ben de dört-beş yaşlarındayken bu köyde yaşamıştım. Mezarlık sürekli içinde ve etrafında koşturduğumuz bir yerdi. Acaba o zaman bir şekilde bu taşa dokunmuş muyumdur diye düşündüm.

 

Bu taş hep bu mezarlıkta mıydı bilinmez ama yüzyıllardır bu köyde olduğunu söyleyebiliriz. Köyün geçmişinden bu yana her şeye şahitlik etmiş bu taş. Yüzyıllarca sürmüş bir yaşamın kalıntısı olan bu köydeki insanların üzüntüleri, sevinçleri, yitip gidenleri, arkada kalanları, çocukların sesleri, hepsi bu taşta kayıtlı. Bunlar zamanla işleniyor taşın içine, yüzeyine. Başka bir hal alıyor taş. Sıradan bir taştan farklı bir hal... Mezarlıktaki türlü yaslara tanıklık edip hüzün doluyor. Okula giden çocukların şen seslerine tanık oluyor, umut doluyor.

Bu kadar yaşanmışlıktan sonra taş sıradan bir taş olmaktan çıkıyor. Bu onun biçimine de yansımış gibi. Taşın yüzeyinde oluşan insan yüzünü andıran hüzünlü ifadeyi görünce çok şaşırdım. Yaşanmışlıklar yüzüne yansımış sanki. Taşın üzerindeki “boşluklar” köyün evlerini, derin dudak çizgisi de köyün yukarısından aşağıya kadar uzanan uzun dönemeçli yolunu anımsatıyor. Köye artık gelen insan çok az olduğundan yolun başı kaybolmuş gibi. Taş yıllardır köyün karşısında durmaktan köy olmuş sanki, oyukları da köyün boşluğu. Bütünüyle köyü temsil ediyor gözümde. Mezarlıkta bu kadar ana tanıklık eden bu taş, artık bu “ölen köyün mezar taşı” olma niteliğini taşıyor. Diğer mezar taşlarında yazıldığı gibi ben de bu taşın üzerine belge niteliği taşıyan bir tarih, anıtsal bir metin, taşı özetleyen şiirsel bir söz yazmaya çalıştım ama taşı kazımak için gerekli materyaller olmadığından(yalnızca bıçak ve evde bulunan diğer çeşitli keskin materyaller yeterli olmadı) bunu gerçekleştiremedim. Ama yazabilseydim “ devamlı alıp götüren, yeni şeyler getiren, ilaç olan, zehrolan ‘zamanın’ anısına” yazardım. Bir tarih atsam üstüne bu hangi tarih olurdu bilemiyorum. Taş kendi içinde saklıyor yüzlerce farklı anın tarihlerini.

ikinci görselde göründüğü gibi taş benim yanımda olduğu süreçte kırıldı. Taş kalpli biri onunla duvara çivi çakmaya çalışmış. Bana ifadesini hala kaybetmemiş gibi geldi ama artık çok daha hüzünlü hatta ağlamaklı gibi görünüyor. Çünkü anı kaydetme özelliğinin ötesinde, doğasına aykırı bir şey yaşadı, kırıldı.

Dördüncü görselde görünen ifadeyi pamuğa sardıktan sonra fark ettim. Diğer tarafı kırık olduğu için bu yüzünü çevireyim dedim ve bu ifadeyle karşılaştım. Bu kadar süre taşı incelememe ve sürekli diyalog halinde olamama rağmen daha önce fark etmemiştim. Normal haliyle bakınca bu güleç ifadeyi görmek zor, pamuğa tesadüfen belli bir açıda ve eğiklikte yerleştirince gözüme çarptı. Bunların hepsinin sadece tesadüf olmadığı aşikar. Taşın iki yüzü de apaçık ve gerçek bir şeyleri anlatıyor bana ve belki daha birçok kişiye. Artık taş kalpli ifadesini daha dikkatli kullanmaktan kaçınamayacağım.

 

Fatoş BEKİS

 

Taşın kent hali (kalker):

Yer kabuğundan çıkarılarak kullanılan endüstriyel hammaddeler içinde taşların önemli bir yeri vardır. Taş, tarihsel çağlar boyunca insan ile bütünleşen bir malzemedir. İnsan yaşamı, barınmadan korunmaya, duygularını, mesajlarını geleceğe aktarmadan, sonsuz yolculuğunda bedenini emanet etmeye kadar, sağlamlığın, güvenin simgesi olan taş ile iç içedir. Taş, ilkel insandan, günümüzün çağdaş insanına kadar insanın yaşamında şekil ve işlev değiştirerek sürekli kullanılagelmiştir.             

21. yüzyılda da taşın çeşitli kullanımı devam etmekte ve sürekliliğini sürdürmektedir. Tarih boyunca taşın kullanımının devam etmesi, gelecekte de vazgeçilmez bir yapı malzemesi olacağını göstermektedir.

Mardin’de ilk devirlerden beri kale içindeki mahallelere karşılık tepenin güney eteklerinde de Mahalleler ve çarşılardan söz edilmektedir. Günümüzde tüm halk kalenin güneyinde yer alan eğimli Arazide yaşamaktadır.Mardin yapıları (son yıllarda modern mimari tekniği ile yapılan birkaç resmi ve özel yapı hariç)  Tamamen kesme taş malzeme ile yapılmıştır. Kullanılan taş, kuzeyde Diyarbakır bölgesindeki bazalt karşılık, güneyde açık renkli sarı kalker taşıdır. Kolay işlenen ve ocaktan çıktıktan bir süre sonra Sertleşen bu kireçli oluşum Mardin yapılarının her devrinde aynı kolaylıkla kullanılmıştır. Taşın kolay İşlenmesi ve yüzyıllardan beri yerleşip süregelen taş sanatı geleneği, Mardin yapılarında ahşap malzeme kullanımını engellemiştir.

Mardin yapılarında katlar çeşitli tonoz şekilleriyle, genellikler çapraz tonozlarla payeler desteği ile Meydana getirilmektedir. Hemen hemen tüm yapıların cephesi güneye, Mezepotamya Ovasına doğru Yönlenmeye sahiptir. Tepe yamacına kurulmuş yapılar, eğimden dolayı en az iki katlı olmaktadırlar. Kat tavanlarının meydana getirilişinde genellikle çapraz tonozların kullanıldığı yerlerde oldukça kalın Payeler iki veya dört tonozu taşımaktadır. Bu durum anıtsal yapılarda daha farklı ve etkili bir durum meydana getirmektedir.

GÖRSELLER:

1: ULU CAMİ
2: DARULZAFARAN
3: MARDİN SOKAĞI
4: KAFRO ( MİDYAT)
5: TARİHİ MARANGOZLAR SOKAĞI
6: ULU CAMİ
7: MARDİN SOKAĞI
8: DARULZAFARAN
9: TARİHİ MİDYAT EVLERİ
10: DARULZAFARAN
11: TARİHİ MARANGOZLAR KAHVECİSİ 12: SAKIP SABANCI MÜZESİ TAŞ USTASI

Gürciye EKEN


Taşın takı hali:

Donmuş zaman diliminin akış aralığı bu taş, ne bir adım Iileri ne bir adım geri. Zamana paralel aklımın durduğu tahammülsüzlüğü yaşadığım zifiri karanlık bir dönemde umduğum değil bulduğum bir taş. Cezaevinin aşınmış duvarından düşen yosun kokan sert küçük bir taş. Alıp bir mektup zarfına koydum. Birkaç gün boyunca belirli aralıklarla çıkarıp inceledikten sonra doğasını değiştirerek taşı  bilindik bir obje haline getirmeye karar verdim. ilk aklıma gelen cezaevinde duyguların bir zaman sonra katılaşması, taşlaşması olgusu oldu. Bu fikir bana biçimsel olarak da ilham verdi.  Bu olguyu taşla imgelemek istedim. Bir hafta, on gün bu taşa kalp şeklini vermek için cezaevinin beton duvarının pürüzlü yerine sürterek taşa istediğim şekli verdim. Ucu kırık bir tığ yardımı ile deldirerek artık taşın doğasını, aurasını değiştirmiş oldum. Bir sonraki adımım başka bir nesne ile ilişkilendirerekti, ona yeni bir isim kazandırdım. Gündelik hayatta, özel anlarda, evde, işte, sokakta neredeyse hayatımızın her yerinde kullandığımız takılar var. Ve bu takılardan biri bulduğum ve doğasını bozduktan sonra başka bir form ve hacim kazandırarak tasarladığım bu taştan kolye oldu..

 

Hazel Nisa OCAK

Taşın acısı:

Halit, yani kaya tuzu, deniz suyu veya tuzlu göl suyunun buharlaşmasından dolayı oluşan tortul kayaçlarda meydana gelir. Kristal özellikli olup saf halinde iken %40-45 sodyum %50-55 klordan meydana gelen sert bir tortul kaya türüdür. Sodyum klorürün mineral formudur, içeriğinde 84 tane mineral vardır ve insan vücuduna alınması gereklidir.

Rafine tuz ise sadece 4-5 adet mineral içerdiği için kaya tuzları insanın neredeyse tüm ihtiyacın karşılayabilmektedir. İçerdiği minerallerden ötürü genelde renksiz veya sarı tonuna kaçan bir rengi vardır. Ancak içerdiği başka türlü maddelere bağlı olarak açık mavi, koyu mavi yada pembe olarak da görüldüğü olmuştur.

Kaya tuzu aynı zamanda radyasyon emici özelliğe sahiptir, tipik ev halinde gördüğümüz halleri, tuz lambası gibi, büyük parça olarak elektronik aletlerin yanına koyulması radyasyonun yayılmasını engelleyecektir. Elektronik aletlere karşı sunduğu özelliği bir yana, insanlarda stres, cilt hastalıkları, astım, zatürre, bronşit gibi rahatsızlıklara iyi geldiği bilinmektedir.

Görselde gördüğümüz bu taş Çankırı merkez ilçesine 19 km uzaklıkta bulunan ve Hitit döneminden beri işletildiği söylenen Çankırı Tuz Mağarası’dan tedarik edilmiştir. Taşın yolculuğu ise Sinüzit rahatsızlığıma iyi geleceğini düşündüğümden annemin Çankırı’lı arkadaşının aracılığıyla kaya tuzu mağarasından alınarak kargoya verilmek suretiyle tedarik ettim.

 

Taş denildiğinde aklımıza gelen, katı halde bulunan, hissiz ve cansız bir madde olmasına rağmen; kaya tuzu halden hale girdikten sonra çektiği acı sonucunda buharlaşıp, sonrasında katılaşan; başka bir deyimle bütün insanlık gibi yıllar içerisinde yaşadığı olaylarla birlikte olgunlaşan sertleşen ve belki de taşlaşan bir yapıdır.

Canlıların yaşantılarında acının üç halinin bulunduğunu biliyoruz. Dışarıdan bakıldığında bir acı hissetmesi dahi düşünülemeyecek olan varlıkların, taşların da acı hissedebileceğini tahmin edebilir miydik? Dünyada düşünebileceğimiz ilk halinden, acıdan buharlaşan ve acının getirdiği güzellikle olgunlukla katılaşan kaya tuzu… Canlıların acıdan veya üzüntüden veya daha pozitif duygulardan, yaşanmışlıklardan göz yaşı dökmesini  doğada bu şekilde betimleyebiliriz.

Yaşamımız boyunca bazı temel renklerle ve ışıklarla harmanlanıyoruz, karışıyoruz… Bunların sonucunda yıllar sonra asıl olacağımız kişi oluyoruz. Tek bir renk.  Kaya tuzları da yaşanmışlıklarıyla bizim gibi duygular yaşayabilir. Bunun sonucunda içi dışı bir olan kaya tuzu mavi veya sarı olabilir. Katı haline geçerken yaşanmışlıkları ile o kadar farklılaşıyor ki, her bir seferinde ortaya çıkacak olan sonuç için asla emin olamayız

 

Rüzgar  DERE

Taşın ötekisi:

 

“DÜNYANIN EN ÇİRKİN KADINI YARIŞMASI’NDA BİR ANNE;  MARY ANN WEBSTER”

Yirminci yüzyılın başlangıç yılları. Dört çocuk annesi Mary sahnede, diğer yarışmacıların arasındaydı. Kimi şişman, kimi bıyıklı, kimi de kısa boylu birçok kadın, büyük ödül olan parayı alabilmek için ”Dünyanın en çirkin kadını yarışması”na katılmıştı. Mary tedirginlikle etrafına bakıyordu. Salonu tıka basa dolduran seyirciler kahkahalarla sahnedeki kadınlara gülüyorlardı. Mary utandı. Mary başını öne eğdi. Tam kulise doğru bir adım atmıştı ki, evdeki aç çocuk çocukları gözünün önüne geldi. Bu yarışmadan alacağı para çok önemliydi. Koçası öldükten sonra bozulan düzenini başka türlü yoluna koyamazdı. Bağırtılara ve kahkahalara rağmen sahnede beklemeye devam etti. ”Her şey çocuklarım için”. Dedi kendi kendine. Yanındaki bıyıklı kadın ”Anlamadım, bir şey mi  dedin? diye sordu. Mary “Hiç” dedi” Hiç bir şey demedim. ”Mary gözlerini kapattı ve eski halini düşündü. Hastalanmadan önce ne de güzel bir kadındı. Bakan, bir daha dönüp bakardı. Ta ki yirmi dokuz yaşında Thomas Bevan’la evlendikten ve 4 çocuğu olduktan sonra başlayan migren, kas ve eğrilerine kadar. Doktorlar önce neler olduğunu anlayamamıştı. Sonra hastalığın ”Akromegali” olduğu anlaşıldı. Bu hastalık Mary’in yüz şeklini de değiştirmiş, kadın tanınmayacak haline gelmişti. Ne yazık ki, Mary hastalığıyla boğuşurken, bir gün kocası da ansızın ölüvermiş ve Mary çocukları yalnız kalmıştı. Mary bunları düşünürken ,birden alkışları duyup gözlerini açtı. Evet, Mary “Dünyanın en çirkin kadını” yarışmasının birincisi olmuştu. Mary ödülü aldığında gözlerinde bir çift yaş kalbine damladı. O artık çocukları için ”Dünyanın en çirkin kadını”ydı .Görünüşünden dolayı hiçbir işe alınmayan Mary, o günden sonra sirklerde çalışmaya başladı. İnsanların dalga geçtiği, gülüp eğlendiği Mary bir anneydi. Kimse onun bu anne yanını görmedi. Çünkü insanların eğlenmeye, birilerini küçümseyerek, hor görerek kendilerini yüceltmeye ihtiyaçları vardı. Fedakar anne Mary  59 yaşında öldü ve son nefesini verene kadar, sirklerde ”Dünyanın en çirkin kadını” unvanıyla  çalıştı çabaladı. Tek derdi çocuklarının kimseye muhtaç kalmamasıydı.

 

Fotoğrafta gördüğünüz kişi Mary Ann Webster. Fotoğrafını Anıt Taşa kazımak istedim. Çünkü en az bu taş kadar dayanıklı ve güçlü bir duruş sergiledi. 

   Bir taş kadar sağlam ve bir taş kadar yükü fazla...

Lalesh AKA

Taşın sırrı:

Tarihçesi henüz bilinmeyen buluntu mezar taşı. Geçtiğimiz yıl MAÜ kampüs içerisinde bulunan sit alanında tesadüfen bulunmuştur. Müze tarafından henüz tarihsel bilgisi araştırılmaktadır.

 

Mizgin Ece

Taşın sabrı (Oltu taşı):

Nedir taş? Genel olarak sert yapıya sahip hemen hemen her yerde bulunabilen ve birçok çeşidi olan hayatımızın her yerinde kullandığımız oturduğumuz evlerden kullandığımız takılara kadar her yerde kullanılır benim seçtiğim taş Oltu taşı diğer adıyla sabır taşı deniliyor. Siyah parlak bir yapıya sahip çok hafif bir kokusu var (anlaşılmayacak kadar az bir kokusu var) yumuşak bir yapıya sahip hemen ufalanabilir. Vücuttan negatif elektriği attığı söylenir. Ayrıca acı, iğrenç bir tadı var. Dikdörtgen bir şekli var.

 Tarihi olarak neolitik dönemden beri kişisel süslemeler için kullanıldığı biliniyor. Bir linyit taşıdır. Türkiye’de Erzurum’un Oltu ilçesinde çıkarılır. Dünyada ise özellikle Fransa ve Kuzey Amerika’da bulunmaktadır. Ben taşı ablamdan aldım ablam bebeğini sütten kesmek için kullanmıştı ve gerçekten işe yaradı. Bebeği sütten kesmek için de Kullanılıyormuş ayrıca tırnak yeme hastalığı olanlara da iyi geliyormuş (denendi işe yaramadı.

Yasemin  YEŞİLMEN

Taşın oyunu:

Taş kısa filmini tasarlarken Salvador Dali’nin "Endülüs Köpeği" isimli  sessiz  ve fantastik kısa filminden ilham aldım. Çalışmamda yolda bulduğu taş ile çocukluğuna dönen bir kızın hikayesi ele alınıyor.  Çalışmanın bir önceki kısmında ele aldığım taşın bendeki çağrıştırdıkları ile üzerinde durdum ve çalışmamı bu yönde geliştirdim. Çocukken oyun alanlarını belirlemek ve oyun kurgusu oluşturmak için için zemine çizgi çekmek, yazı ve rakam yazmak için kullandığımız bu kolay silinebilir taşı yine çocukluğa ve oyuna ait bir nesne olarak bu defa çektiğim filmle bir yetişkin olarak oynadığım bu oyunda kullanarak sanat oyunumun bir parçası haline getirdim.

 

ŞEHEM ANDİÇ

Taşın kültür inşası:

 

 

Doğal taşlar, tarihsel süreçten bugüne kadar yapının en temel ögelerindendir. Yapının temelinden duvarına döşemesinden kaplamasına hatta yer yer çatısında bile taş kullanılmaktadır. En önemli ayrıntısı ise  bu kullanımın insanlık  tarihindeki ilk yapılarda bile olmasıdır.

Böylesine tarihsel geçmişi olan doğal taşlar günümüzde yapının en temel elamanlarından biri olma özelliğini halen sürdürmektedir.

Kentin kendi içinde birçok tanımı vardır. Buradaki kent kavramı insanların beraber yaşadığı ortak kullanım alanlarının olduğu, farklı yapılardan oluşan birimlerdir.

Kentlerin mutlak suretle bir kimliği vardır. Eski kentlerde ya da gittiğimiz bir kentin ilk oluşum yerine yani geleneksel merkezine bakar bakmaz bu kimliği hissederiz. Gerçi günümüz şartlarında, özellikle ülkemizde tüm kentlerin gelişme yerleri birbirine benzemekte ve kentsel kimliği görememekteyiz. Kentin girişindeki tabelayı okumasak hangi kentte olduğumuzu anlamak pek mümkün olamayabiliyor.

Ülkemizin her yerinde farklı özellikte taşlar mevcuttur. Bir yerleşim yerine gittiğimizde eski taş yapılara baktığınızda o yerleşim yerindeki taşlarla ilgili hemen görsel anlamda bilgi edinmiş olursunuz. Taşın rengi ilk etapta kendini gösterir. Baktığınız taşın durumu sağlamlığı hakkında da bilgi verir. Benim bulduğum taş, killi topraktan üretilmiştir.

Bu süreçte ilgimi çeken bir diğer şey bu  geleneğin kadınların yapıyor ve devam ettiriyor olması. Bence bu taş parçası aslında kadının emeğini, gücünü temsil ediyor. Bu kültürü hem diğer nesillere taşırken hem de bu işten kazanç elde edilip kadının çalışma yaşamında var oluyor. Bu geleneği yaşamdaki yerini var etmeye devam eden kadın koruyup yaşatacaktır.

 

Şirin SAĞLAM

 

Taş, insan yaşamında barınmadan korunmaya, duygularını, mesajlarını geleceğe aktarmadan, sonsuz yolculuğunda bedenini emanet etmeye kadar sağlamlığın, sonsuzluğun, güvenin simgesi olarak tarihsel çağlar boyunca insanla bütünleşen bir malzemedir. Doğada var olan kayaçların oluştukları sıcaklık ve basınç koşullarından farklı olarak ısı ve basınç koşullarının etkisi altında kalmaları sonucu katı durumlarını koruyarak metamorfozma denilen yapısal bir maddeye dönüşür.

 

Bu taşı tarla sürerken toprağın altından çıkararak buldum. Ağır ve sert bir yapıya sahip. İlk olarak şekli dikkatimi çekmişti. Ona bakarken hayalimde oluşan bir imge dünyasına götürüyordu beni. Onu bir sürü şeyle ilişkilendirebiliyor ve yeniden, yeniden  anlamlandırabiliyordum. Kendi yaşadığım şeylerle doğanın bize yaşattığı şeyleri, bizim doğaya yaptığımız şeyleri, taşa bakarak anlamlandırabiliyordum; yani bi nevi taşın yapısındaki imgeleri kullanarak hayal ediyor, iz sürebiliyordum.                                                          

 

Aslında bu nesneyle yaşadığım bu diyalogda oradaki çağrışımlar ve hayalleri gördüren bir tür avatar gibi onunla yer değiştirmiştik ve onda canlandırdığım herşey bendim.

Taşta a  elinde hayallerini sım sıkı tutan ve  kariyer peşinde olan ancak  etrafında çokça engel olan,  ancak buna rağmen hayalinden vaz geçmeyen bir kadın görüyordum. Hayal edilenin imgeleminin hiç bir teknik ve teknolojiyle dönüştürülmediği, aktarlamadığı bir anlatıydı bu deneyim.

 

Yeliz ÖZDEMİR

 

 

 

Yer kabuğu kütlesinden kopan veya koparılan, çeşitli işlerde kullanılan katı ve sert madde. Jeoloji ilmine göre yer kabuğu temel iki ana maddeden meydana gelmektedir. Bunlar kütle (taş) ve topraktır. Kütleler değişik yapıya sâhip minerallerden kopan değişik büyüklükteki parçalara da “taş” ismi verilmektedir.

PONZA TAŞI:

Volkanik alanlarda aniden soğumadan dolayı meydana gelen gözenekli yapısı olan ponza taşı ilk olarak Antik Yunan'da da kullanıldığı bilinmektedir. Genelde açık renkli olup beyazdan, kreme, mavi, griye kadar değişen renklerde olur, ancak yeşil, kahverengi ve siyah da olabilir.

Suyu emen bir özelliği olan ponza taşı, oldukça hafiftir. Yeryüzünde en yaygın olarak bulunan ve kullanılan türü asidik ponzadır.

  1. Renklilik: İyi kalite ponza beyaz olmalıdır.

  2. Kırılganlık. İyi bir ponza, sert bir yüzeye vurulduğunda ezilip toz olmalı fakat kırılmamalıdır.

  3. Kimyasal birleşim. Tekstil sanayiinde ponzanın kullanılabilmesi için, kimyevi birleşimindeki demir oksit, sodyum oksit ve potasyum oksit miktarlarının, kumaş boyası ve yıkamada kullanılan diğer kimyevi maddelerle reaksiyona girebileceği ve kumaşta renk değişikliği oluşturabileceği hususu dikkate alınmalıdır.

  4. Sertlik. Kırılmadan ezilme özelliği göstermelidir.

  5. Özgül ağırlığı. Sıfır nemde özgül ağırlığının 0.5-0.55 g/cm³ olması istenir.

  6. Su emme özelliği. Tekstil kalitesi için %50’den fazla olan su emme özelliği ideal kullanımı sağlar.

Bu bir deniz taşıdır, hafiftir, gevşek oluşumludur; su üzerinde yüzer. Genellikle beyazdır ve deniz tereyağı olarak isimlendirilir. Taşı deniz kenarında yürürken keşfetmiştim. Üzerindeki gözenekler dikkatimi çekmiş idi.

Taş üzerindeki gözenekleri gözlemledim. Taş bana kalp organımızı anımsatıyor. Taş denilince akla gelen ‘Taş kalpli’ benzetmesi dışında kalp organının çalışma şekline odaklandım. Taş üzerindeki gözenekler ve çukurlar bana en yakın bunu hissettirdi. Temel  görevi kanı vücuda pompalamak olan kalp, belli bir düzen dahilinde çalışır. Taş üzerinde bulunan gözenekler de belli bir düzen dahilinde sıralanıyor.

IMG20210622193732.png


ZEYNEP SUDE YAPA

Mekan Olarak Taş: Bazalt 

Bazalt taşı, dünyadaki en yaygın halde bulunan volkanik kaya kütlelerinden bir tanesidir ve oldukça sert yapılıdır. Sert ve dayanıklı yapısı sayesinde uzun yıllardan beridir yol, kaldırım, köprü, bina, asfalt agregası olarak dayanıklılık gerektiren yapılarda kullanılması tercih edilmiştir. Kullanım alanı bunlarla sınırlı değildir. Kazan daireleri, yangın kapıları, deniz altı boru hatları, karayolları alt yapı dolgu malzemesi olarak da kullanılmaktadır. Termal iletkenliği yüksek olması sebebi ile sıcaklık yalıtım uygulamaları için ideal bir taş türüdür. Bazalt taşı volkanik yanardağdan püsküren lavlar sayesinde oluşmaktadır. Kimyasal olarak alkaliye ve asitlere karşı dayanıklı bir yapıya sahiptir. Elektromanyetiğe karşı dayanıklıdır. Herhangi bir kanserojen risk taşımaz. Çevresel hiçbir risk taşımaması ile çevre dostu bir madendir. Oldukça kolay bulunabilen bir taş türüdür. Türkiye’nin birçok şehrinde bulunmaktadır. Bazalt taşı, oldukça uzun ömürlü bir taş türüdür. Kullanım kolaylığı ve koku yapmama özelliği sayesinde oldukça gözde bir taştır. Genellikle koyu gri ve siyah renkte bulunan bazalt taşı oksitlenme sonucu kahverengi veya pas rengine dönüşmektedir. Bazalt taşının kullanım alanlarının genişlemesi ve yeni özelliklerinin öğrenilmesi ile önemi artmıştır. Araştırmacılar, bozulmuş orman alanlarını geliştirmek ve iyileştirmek için ince öğütülmüş haldeki bazalt taşını kullanarak üretkenliği arttırmışlardır. Bazalt taşı şekli, yapısı ve dokusu bakımından nerede ve nasıl oluştuğu hakkında bilgiler vermektedir. Bazalt, su emme, paslanmaya, donmaya, darbelere ve sürtünmelere karşı çok dayanıklıdır. Renk değiştirmez ve aşırı derecede camsı niteliği yoktur. Bu nedenle de uzun süre yapısında leke ve kılcal çatlaklar oluşmaz. Bu özelliklerinden dolayı yapılarda bolca kullanılmıştır.

Literatür taraması yapıldığında yöreyle özdeşleşmiş özelliği üzerine birçok çalışmalar yapılmış ve makaleler yazılmış olduğu görülmektedir. Erişimi kolay ve kullanımı yaygın olan bu taşın yöremdeki değeri de oldukça fazladır. Diyarbakır yöresinde 80 m. kalınlığında 10000 km2’lik bir alana yayılmış olan bu taşın gerek yöre halkı gerekse sosyokültürel yapısı için önem atfetmektedir. Yöresel bir malzeme olması ve bölgede bol miktarda bulunması nedeniyle binlerce yıldır yapı malzemesi olarak kullanılmıştır. Yaklaşık 9000 yıllık geçmişi ile 5,5 km uzunluğa sahip surlar, camiler, hanlar, hamamlar, medreseler, evler ve yollarda ana malzeme olarak bazalt taşı kullanılmıştır. (Tekin, 1997). Güneydoğu Anadolu bölgesinde bu denli yaygın kullanılmasının bir diğer sebebiyse ekonomidir. Ekonomik olarak maliyeti diğer taşlara oranla oldukça kabul edilebilir bir konumdadır. Yapılar inşa edilirken kullanılan yöntemler de taşın cinsi kadar önemlidir. Yapılan araştırmalarda incelenen tarihi yapıların tamamının temelleri yığma yöntemi ile yapılmıştır. Malzeme olarak taş, bağlayıcı olarak kireç harcı kullanılmıştır. Bunun sebebi ise bu yöntemin daha ekonomik olmasıdır. Diyarbakır’da bulunan nitelikli tarihi yapıların büyük çoğunluğunda kapı, pencere açıklıkları (uzunlukları ne olursa olsun) iki ucu mesnetlere oturan bazalt lentolar ile geçilmiştir. Yine açıklığı fazla olmayan ekonominin düşünüldüğü yapılar üstü bazalt ve tuğla ile yapılmış kubbe, tonoz ve kemerlerle örtülmüştür. Sur içi yapılarında ana gereç gözenekli (dişi taş) püskürük bazalt taşı kullanılmıştır. Magmanın soğuma hızına göre gözenekler azalınca daha rijitleri (erkek taş) oluşur. Bunlar az bulunduğu, görsel olarak güzel ve sağlam oldukları için kolon, söve, eşik gibi yerlerde kullanıldığı tespit edilmiştir.

Değişen ve gelişen dünyamızda insanlar da yeni bakış açıları oluşturmaktadır. İnsanların yeniliğin içerisinde doğallığa olan hassasiyetleri gittikçe artmaktadır. Yapılan araştırmalara bakıldığında son yıllarda ülkemizde özellikle de büyük şehirlerde ve turistik yörelerde hem yapılarda hem topluma açık ve kapalı alanlarda doğal taşlar kullanılmaya başlanmıştır. Büyükşehirlerin modern ve yapay ruhundan sıkılan insanların gözü doğayı arar olmuştur. Doğa yeşilliğin, hayvanların yanı sıra doğal taşların da hüküm sürdüğü bir ortamdır. Böyle bakıldığında camekân şehirlerden kaçıp doğal taşların ev sahipliği yaptığı daha çok Diyarbakır ve çevresi illerine yapılan turizmin anlaşılabilirliği artmaktadır. Bunun farkına varan mimari, yapılaşmada doğal görünüm taraftarıdır.  Yakın gelecekte vazgeçilmez olacağı kesin gözle bakılan bazaltın kullanım alanı her geçen gün genişlemektedir.

 

 

Diyarbakır çevresinde de sıkça rastlanılan bu taş, Diyarbakır tren yolu etrafında araştırma yapılıp uygun taş olarak seçilmiştir. Daha yakından inceleyecek olursak taşa ilk baktığımızda göze çarpan ilk şey taşın üzerinde bulunan yapısından kaynaklanan büyüklü küçüklü gözeneklerin bulunmasıdır. Kimi kısımları düz yapıya sahip olurken kimi kısımlarında delikler daha yoğun bulunmaktadır. Hacmi küçük dahi olsa ele alındığı zaman ağır bir kütleye sahip olduğunu hissedebiliyoruz. Üzerinde bulunan gözeneklerinden dolayı pütürlü yapısını hissedebiliyoruz. Belirli bir kokuya sahip olmaması bakımından çevreye rahatsızlık vermemektedir. Doğal delikli yapısı sayesinde ilk bakışta bile diğer “normal” taşlardan farklı olduğunu vurgulamaktadır. Taşın günlük yaşantımızdaki kullanımının dışına çıktığımızda, bazalt taşı bu sıra dışı görünümü sayesinde “ sadece taş” olmaktan çıkıp isteyen kişilerin evine, satın alma ürünlerinin dışına çıkarak doğal bir hava vermek amacı ile süs eşyası konumunda kullanılabilir.

 

Görselde Diyarbakır’dan seçilen ve ele alındığında bazalt taşının yaygın kullanıldığı Diyarbakır surlarının da olduğu görülmektedir. Bazalt taşının kullanımına dair oldukça açıklayıcı bir görsel olma niteliğindedir. Gerek ev yapımında gerekse şehri koruyan surların yapımında yığma yöntemi ile bazalt taşı kullanılmıştır. Doğada işlenmemiş halde bulunan bazalt taşının Diyarbakır Surlarının yapımında kullanıldığı, rengini ve dokusunu yüzyıllardır kaybetmediği görülmektedir. İklim değişiklikleri, doğal afetler ve yılların etkisi taşın sadece düşük derecede hasar almasına sebep olmuştur.

İnternet ortamından bulunmuş olan görselin renkli çıktısı alınmıştır. Diyarbakır surlarının da içinde bulunduğu görselin, kolaj yöntemi uygulanarak bazalt taşlarının belirginliği öne çıkarılmak istenmiştir. Yapılan kolajda günümüzde beton yığınları ile doldurulan şehirleşmeyi daha doğal ve işlenmemiş görünümüne kavuşturma amacı güdülmektedir. Bazalttan yapılan surların çevresinde bulunan şehirleşmenin surlar ile bir bütünlük oluşturması adına binaların dış cepheleri, alınan bazalt taşı çıktılarının uygun ölçülerde kesilip yapıştırılması ile yapılmıştır. Bu  kolaj yönteminde, şehirleşme kaynaklı doğallığın bozulması ve şehirleşmenin getirisi olan görüntü kirliliğinin doğal taşların çevreye planlı yerleştirilmesi ile geçirilmesi planlanmıştır.